Anasayfa / Güncel / Sefagül Kesgin (Eylem) yoldaşın 2009 yılında babasına yazdığı mektubu…

Sefagül Kesgin (Eylem) yoldaşın 2009 yılında babasına yazdığı mektubu…

2 Şubat 2011’de Dersim Aliboğazı’da yaşanan göçük nedeniyle ölümsüzleşen Sefagül Kesgin (Eylem) yoldaşın 2009 yılında babasına yazdığı mektubu…

Piye’min*

Piyemin…babam…

Sana dağlarını mesken eylediğim, yüreğinde anamın sıcaklığını bulduğum yoksul sofrasında gerillanın hep yeri olan, o sana hep imkansız gelen, güzel günleri emekçi elleriyle yaratacağımız Dersim halkının dilinden seslenmek istedim piyemin. Ne kadar içten ne kadar sade bir sesleniş değil mi?

Buradaki piyeminler geçiyor aklımdan şimdi. Sana seslenirken onları anımsamak piyemin. Sana piyemin derken bu toprakların o onurlu insanlarına olan sevgimi saygımı, emekçi halkımın bir parçası olan babama, onların dilinden seslenerek ifade etmek istedim birazda. Evet piyemin devrimci yaşamım boyunca bu sana yazdığım kaçıncı mektup hatırlamıyorum. Yine yanıtsız bırakacaksın bunu bile bile hem de uzun yazacağım piyemin. Sana anlatmak istediğim öyle çok şey var ki… Tatlı anılardan bahsedeceğim, devrimci yaşamımda hep bir karşılığı olan tatlı anılardan ve bunların içinde ayrı oluşumuzun getirdiği özlemlerinizi, endişenizi bir nebze de olsa hafifletecek Dersim’i anlatacağım. Dağını taşını değil, havasını suyunu değil. Çünkü bunlar sana yabancı şeyler değil piyemin. Yaşamında hep özel bir yeri olan ve bir ayağını hiç koparmadığın köyümüz, tepelerinden karı hiç eksik olamayan dağlarıyla, o buz gibi gözeleriyle bin bir çiçekleriyle sana hiç yabancı değil. Tıpkı yoksul gecekondumuzun mütevazı bahçesinde özenle yetiştirdiğin çiçeklerimiz, meyvelerimiz gibi. Ama Dersim’liyi anlatacağım piyemin sana. “ahhh o Tunceli’ler” dediğin “nerde bir kargaşa nerde bir eylem varsa içinde mutlaka Tunceliler vardır”derken bilinçsizce sitem ettiğin aynı zamanda yeri geldiğinde zeki oluşlarına, aydın-okumuş oluşlarına gıptayla baktığın Dersim’liler piyemin. Ama önce anlaşalım; Tunceli demek yok. Tunceli fasişt TC’nin tüm güzelliklerini, isyanını inkar ettiği coğrafyaya verdiği ad. Biz bunu red ediyoruz, Dersim diyelim piyemin, anlaştık mı?

Devrimci mücadeleye katılışımdan bu yana görüştüğümüz dönemlerden aklında en çok tartışmalarımız kalmıştır. Ama piyemin bil ki ben sadece bunları anımsamıyorum. Güzel ayrıntıları da vardı o görüşmelerin. O kırıcı tartışmaların ardında-öncesinde bu gün olduğu gibi beni güldüren-mutlu eden anlar vardı. Bunları da anımsatacağım sana. Bunları anlatırken neden devrimci olduğumu ve devrimin neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışacağım. Bir mektupla bunları anlatmak kolay değil bunu da biliyorum . Ama kaygım piyemin bir arada iken seni doğru anlayan sana doğru anlatabilen tartışmaları yürütemeyen bir devrimci oluşumun ağırlığında mütevazı bir telafi etme çabası benimkisi. Devrimci ve komünistler olarak uzun bir geçmişi olan tarihimizde halkımızı doğru anlama, onlara doğruları anlatma, onlardan öğrenme çabamızdaki yetersizliğin telafisine yüklendiğimiz şu günlerde ki çabanın bir parçası yani.

Niye devrimci oldum piyemin? Devrimcilik hani ara ara ifade ettiğin  o “Tunceli’li Zeynel amcanın çocuklarının”  bizi kandırması mıydı? Hadi öyle olsun! Peki onları kandıran kim di? Onları devrimciliğe zorlayan neydi? Damarlarındaki asi kan mı? Yok piyemin. Dersim’lileri devletin nazarında çıban kılan bizim nazarımızda devrimci kılan yaşadıkları zulümdü. Seninle hiç bu konuda konuşmadık ne kadar biliyorsun bilemiyorum -ki muhtemelen biliyorsundur- ama piyemin Dersim’lilerin tarihi kan dolu zulüm dolu, sürgün dolu. Dersim halkı taa Osmanlıdan bu yana padişahların, paşaların katliamlarına, işkencelerine maruz kaldı, kan aktı dereleri, toprağı kanla sulandı… acılarından aldı gücünü Dersim’li…tıpkı senin acılarını yüreğinin taa derinliklerinde hissettiğin Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta katledilen canlarımız  gibi yandılar yakıldılar. İnançları dilleri yok sayıldı. Ama Dersim’li boyun eğmedi bunlara piyemin. Boyun eğmediği için daha çok katledildi. Evi yurdu yakılınca silahını kuşanıp dağları mesken eyledi. Devletin tarih kitapları doğruları yazmaz piyemin bu konuda hemfikiriz. İşte onlar bir değil, on değil, bin değil 60 bin  Dersim’liyi katlettikleri 1938 dersim katliamı ve direnişini yalan yanlış yazmışlardır piyemın. İşte bu yüzden Dersim’li “devlet” ile barışık değidir. Bir halkın devlete nasıl bakacağını belirleyen, o devletin halka nasıl baktığıdır. Bu halk nasıl sevsin devleti piyemin. Nasıl isyan etmesin. Nasıl devrimci olmasın nasıl silaha sarılmasın. Seninle hiç anlaşamadığımız bir konuda daha bir şey diyeceğim ama kızma sadece biraz düşün piyemin, senin o toz kondurmadığın M. Kemal bu kanlı katliamların baş mimarı piyemin. Bunları okuduğumuz ders kitapları yazmaz ama kendi dillerinden, belgelerinden yüzlerce itirafları da var. İsterim ki bu konuya dair belli kitapları okuyasın. Neyse piyemin Dersim tarihide öyle bir tarih ki burada anlatmak mümkün değil, araştırmak gerekiyor. Ben mektubuma devam edeyim. Nerde kalmıştık! Zeynel amcanın çocuklarında kalmıştık… devrimcileşmemizde onların bir etkisi oldu doğru ama bu bir kandırma değildi…onlar içimize bir ateş düşürdüler…bilesinki piyemin bu ateş ki düştüğü yeri yakar, kavurur… düştüğü yer yaş değilse.

İçimize düşen o ateşi tutuşturan neydi, kimdi piye’mın? Bak yine kızacaksın biliyorum ama o ateşin içimizde tutuşmasında senin çok payın var. “Bak ançet oğlu ançete”*dediğini duyar gibi oldum, kızınca böyle derdin.

Niye mi piyemin?

Devrimci olmak dürüst olmak demektir, devrimci olmak haksızlığa karşı çıkmak, devrimci olmak paylaşmak, devrimci olmak adaletli olmak, devrimci olmak açık sözlü olmak demektir ve daha bir dizi erdem sayılabilir. Şimdi ben devrimci olmayı, devrimci faaliyete atılmayı senden öğrenmedim ama buna neden olan dürüstlüğü, paylaşımı, açık sözlü olmayı yani bir devrimciyi devrimci kılan özellikleri senden öğrendim piyemın. Vallahi de billahide senden öğrendim.

Yoksul emekçi bir insan olarak emekçi olmanın onuruyla yetiştirdin bizi. Hatırlıyor musun? Akrabalar ve komşular hep övgüler yağdırırdı “çocuklarını iyi yetiştirmişsin” diye. Doğruları söylemeyi piyemın sonra en çok paylaşmayı senden öğrendik. Yoksul soframızdan komşularımız akrabalarımız hiç eksik değildi. Kalabalık bir aile değildik ama evimiz hep kalabalıktı, zengin değildik ama yüreğimiz hep zengindi.

Sanırım ilkokul ikinci sınıftaydım, sınıfımda bizden daha yoksul ailelerin çocukları da vardı. Yaşamın en canlı renklerini temsil eden çocuklara simsiyah önlükleri neden zorunlu kıldıklarını hiç çözemediğim  günlerdi… yamanacak yeri kalmamış ve siyahlıktan çıkmış bomboz olmuş önlükleriyle her akşam size anlattığım ve isimlerini hala unutmadığım Kezban-Yunus kardeşleri hatırlar mısın bilmem. Çok yoksullardı, bizden de. Sınıfta aykırıydılar diyemem, yoksul bir semtin okulu olduğu için asıl aykırı olanlar zengin çocuklarıydı. Ama yinede Kezban-Yunus kardeşler daha yoksul oluşlarıyla bilinirdi. O zaman yoksul yerine fakir kullanırdık. Onların fakirliklerini anlatırdım size. Bu zengin bir aile çocuğunun fakir bir ailenin çocuğuna karşı beslediği acıma duygusu değildi piyemın. Bizim bu gün tamda sınıfsal bir duygu diye tanımladığımız bir duyguydu. Yoksullar paylaşmayı bilir piyemın, zenginler bilmez, paylaşmadıkları için zengindirler. Ben Kezban’la Yunus’a döneyim. Bozarmış önlükleriyle, ellerinde tutulamaz hale gelmiş kurşun kalemleriyle çocuk duygularımla tahammül edemediğim, tanımlayamadığım, yanıtını alamadığım şeyleri taşıyordum akşamları size. Ve bir akşam iki düzine kurşun kalemle geldin, nasıl sevindik, bize kalem aldın diye. Sonra şunlar konuşuldu.

-“Bunları Kezban’la-Yunus’a vereceksin” dedin

-“Hepsini mi?” Dedim.

-“Hepsini!” Dedin.

-“Ama bir tanesini ben alsam!”

-“Yok olmaz ben sana yine alırım, onların daha çok ihtiyacı var.” dedin.

Ertesi gün okulun o uzun karlı yolu boyunca nasıl vereceğimi düşündüm durdum. Ya almazlarsa! O gün adına gurur diyemediğim garip bir tepkiyle karşılaşmaktan, zengin anlaşılmaktan korktum. Son zilin çalmasıyla koştum yanlarına ve “benim dayım kalemcide çalışıyoda bunlardan bizde çok var bunlarda sizin olsun”dedikten sonra yanıt beklemeden nasılda kaçmıştım yanlarından. O günden sonra onlarla aram daha iyi olmuştu. Paylaşmak piyemın paylaşmak, yokluğun içinde az olanı paylaşmak, bunu senden öğrendim. Paylaşmayı, hemde yüzlerini bile görmediğin seslerini bile duymadığın insanlarla paylaşım yaşamak, hissetmek onları, kaygısını taşımak… Senin sadece adlarını duyduğun Kezban-Yunus kardeşlere karşı duyumsadığın buydu, duyumsattığın. İşte bana kızıp durduğun şu devrimciliğin özü bu piyemın.

Şu bizim Dersim’lilerde böyle piyemin. Sana hangisinin hangi güzelliğini anlatsam ki!

Bize ne kadar kızsa da sitem etse de gerillanın, partizancıların olmayışına-gelmeyişine daha çok kızan sitem eden Dersim’liler çok renkli insanlar piyemin. Sık gideriz çok gelmeyin derler, gitmez arayı biraz açarız niye gelmiyorsunuz derler. Şaka bir yana sık gidişimize sitemleri düşmandan dolayıdır. Yaşamlarında önemli bir parça gerilla…  Devlet bölgede gerilla savaşına darbe vurmak için en çok Dersim halkına yüklenmiş çok acı çekmişler ve bunun nedeni kesinlikle gerillaya bağlamıyorlar. Çünkü 1938 den biliyorlar devleti. 1938’de TİKKO’cular yoktu ama devlet aynı zulümkarlığıyla vardı.

Bak konu paylaşmaktan açılmıştı değil mi? Ezici çoğunluğu yoksul olan Dersim köylüleri de tereddütsüz paylaşmayı bilenlerden. Köyüne geleceğimize ihtimal verip bizim için erzak hazırlayan biz gitmediğimiz için ayırdığı erzak çürüyen ananın sonraki gidişimizde bize “niye gelmediniz sebzeler telef oldu”diye fırça atışı ardından gerillanın savaş koşullarından dolayı haberli gelme koşulunun olmayacağını bildiği için sakinleşip bizi kucaklaması, güzel ayrıntılardır Piye’mın.

Tıpkı 1994’te evi bombalanarak yakılan, göç etmeye zorlanan ve ancak yazları gelip çadırda kalmak zorunda kalan Dersim’li yaşlı bir amcanın güzel yanları gibi.

“Siz gençsiniz bilmezsiniz biz neler yaşamadık ki… Adam yerine konulmadık.  1938’de devlet önce erkekleri toplayıp kurşuna diziyodu. Millet çareyi dağda-tepede saklanmakta buldu. Onları bulamayınca geride kalan kadınları çocukları öldürdüler. Aha sade bu köyden 60 kişiyi diri diri yaktılar. 60 can, hepsi çoluk-çocuk ve kadın. Yaa… Sonra o da yetmedi 90’larda yine zulüm yağdı üstümüze, bombalarla. Kimse kalmadı sonra. Ölen öldü, kalan zulümden kaçtı. İşte benim gibi bu toprağa hasretler ağu içti, kan tükürdü, gitmedi bu diyardan. Bizde devrimcilik yaptık, haklı davadır bu işler ama çok zor gençler çok zor. Size demem ki bırakın silahı ama nasıl olacak onuda bilmem, yapabilirmisiniz bilmem. Neyse beni sorarsanız, hiç teslim olmadım, bir koli yiyecekle satın almaya çalıştılar. Açtım susuzdum almadım. Açlıktan ölür yine onların bir lokmasına tamah etmem. Şimdiyse gençler, bu topraklarda ölmeyi bekliyorum artık vademiz doldu. Dirimi topraktan koparmaya çalıştılar ama ölümü koparamayacaklar. Hızır burada ölmemi kısmet eylesin ki, burada öleyim, kabristanım burada olsun”

Bu toprakların insanları böyle asil piye’mın. Biliyor musun bu amcada senin gibi çok açık sözlü. Dur anlatayım;

Gerillada hareket gece başlar piye’mın. Yoksul emekçi Dersim köylüsüne mücadelemizi anlatmak, onları dinlemek, onların öğrencisi-öğretmeni olmak, mücadelemizde zaten önemli bir yeri olan onları örgütlemek için bir yaz akşamı yine yol eyledik yoksul bir köyün yolunu.  Köy 94’ledrde boşaltılmış yaklaşık 12-13 ev terk etmemiş köyü, gençlerde var ama çoğunluğu yaşlılar. Yaz dönemi oluşuyla İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den hatta yurt dışından gelenlerle köy oldukça hareketli. Nöbetçilerimiz konumlandıktan sonra bir evin kapısını çalıyoruz. Partizancıyız diyince kapı ardına kadar açılıyor. Burada köylüler bizi TİKKO’cudan çok Partizancı olarak çağırıyorlar. Dedimya  tatil süreci ev kalabalık. Güzel bir sohbet başlıyor. Zamanımızı yemekle çayla harcamak istemiyoruz ama burada misafir ağırlamak hele hele gerillayı ağırlamak kutsal bir görev. Bak unutmadan söylemek isterim, hani Kürt değiliz, Türk müyüz orasıda tartışılır ama kültürleri bizim memlekete öyle yakın ki Dersim’linin. Şu bizim “döğmeç” yemeği burada da en özel yemeklerden, “babuko” diyorlar ama, sonra bizim “haşıl” burada “hasıl” olmuş.

Neyse ben sohbetlerimize devam edeyim.

Onları dinliyoruz önce eleştirilerini, beklentilerini anlatıyorlar. Sonra biz konuşuyoruz. Yapamadıklarımızı ve nasıl yapacağımızı anlatıyoruz. Biz bu işi ancak sizlerle yapacağız diyoruz. Devletin zulmü ne kadar büyük olursa olsun gerilla Dersim’liyle kucaklaştığında onu örgütlediğinde devletin gücü küçülür.

Bizim yaşlı amca söylenenlerin çoğuna katılıyor ama devrimin zorluğu konusunda ikana edemiyoruz. Güvensizliği esasta devrimcilere… Ona kızmamız mümkün değil. Ama bu güvensizliği güvene dönüştüreceğiz diyoruz “inşallah”diyor.  Sonra piyemin bir sorunun anlatıyor yaşlı amca. Dinliyor ve çözmeye çalışacağımızı söylüyoruz. Hem çözmemizi istiyor hem güvenmiyor. Sorununu dile getirmeden üstüne okkalı bir söz söylemeden de duramıyor. Beyaz uzun sakallarını sıvazladıktan sonra anlıyoruz önemli bir şey söyleyecek ve devam ediyor “lafla pilav olamaz yağla tava lazım”

Yine gözümde sen canlandın, güvensizlikleri senin ki gibi, dobra dobra oluşu senin gibi… Sanırım bunlar emekçi oluşun halk oluşun, yaşanmışlıkların aynı oluşunun getirdiği benzerlikler.

Neyse amcanın bu sözü hiç gücümüze gitmiyor. İyi şeyler söylüyorsunuz ama lafla olmaz diyor. İyi şeyler yapmak için olanak yaratmak sonrada yapmak gerek diyor. Biz bunu Mao yoldaşımızı bilirsin onun tezlerinden tartışırız teori ve pratiğin birliği diye. Amca bize öyle sade anlattı ki, teori ve pratiğin birliğini, öyle ders verdi ki anlatamam.

Sana gerillaya dair ayrıntıları gerilladan yazmak yine bir eksiklik bunun farkındayım. Ancak dedim ya dünün ardından “keşke” demekle yetinmek olmaz ben yine dün yapamadığımı telafi etmeye çalışıyorum. Sana dün mücadelemizden, gerilla savaşımızdan daha çok bahsetmiş olsaydım bu gün burada oluşumu daha anlayışla karşılayacaktınız. Ama şunu düşünmenizi isterim ki piye’mın ben ve yoldaşlarım ailelerine karşı sorumluluklarını yerine getirmekten kaçıp sadece kendi kişisel hevesleri için eline silah alıp dağın-maceranın yolunu tutanlar değiliz. Belki bu gün zayıf ama haklı ve onurlu bir mücadelede üstümüze düşeni yapmaya çalışan devrimcileriz. Ve sizden beklentim mücadeleme saygı durmanız gibi bir şey değil.  Bizim mücadelemiz bizim özel bir hobimiz değil ki, sen bunun dışında bir olgu değilsin ki sizden saygı bekleyeyim. Mücadelemizde sen bir yerde oldukça halkımız bir yerde oldukça gerçek anlamını bulacak.

Ve piye’mın biliyorum saçına sakalına aklar düştü çok yaşlı yada çok genç değilsin ama ömrün uzun olsun. Uzun olsun da geliştiğimiz, güçlendiğimiz o güzel günleri göresin, havasını soluyasın ve şöyle diyesin “bizim ançet oğlu ançet haklıymış, bu halka değermiş, şu devrim denen şey hiçte olmaz değilmiş”

Yanıtsız bırakacağın mektubumun sonuna geldik. Yine yazacağım. Sana yazmaktan usanmayacağım. Sen her seferinde bıkmadan usanmadan “artık bırak bu işleri, ne zaman vazgeçeceksin” dediğinde ben de usanmadan “beni bırak sen ne zaman bize katılacaksın” diye takılıp gerginliği atmaya çalışıyordum ya aynı ısrarla yazacağım. İnadı da senden öğrendim bunu biliyorsun ama bu kuru inattan değil piyemın. Sana olan sevgi ve saygımdan. Anamın ve senin emekçi ellerinden öpüyor özlemle kucaklıyorum. Burada emekçi Dersim’lilerin gözlerinde, yüreğinde benimlesiniz, oradaki yoldaşlarımın gözlerinde, yüreğinde sizinleyim.

Piye’min* (Baba)

 Sefagül Kesgin (Eylem)

Sefagül Kesgin (Eylem)
Sefagül Kesgin (Eylem)